Karanlık boş bir koridorda buldu kendini. Buraya nasıl geldiğini bile hatırlamıyordu. Koridorun sonuna doğru cılız bir ışık fark etti. Soğuk iliklerine kadar işliyordu. Duvarlara dokundu, elleri yumuşak dokuda kayboluyordu sanki. Önce parmakları, sonra avuçları. İrkilerek ellerini çekti duvardan. Işığa doğru yürürken, koridorun sonunda Hafız’ı görür gibi oldu. Biraz daha dikkatli baktı, evet bu Hafızdı. Onu henüz on dört yaşında tanımıştı. Yaşadıkları kasabaya büyük göçle gelen ailesi, nehirden kum çekerek, tarlalarda amelelik yaparak, ahırlarda çobanlık yaparak geçinmeye çalışıyordu. Kalabalık ailenin hiçbir şeyi olmadığından, neredeyse açlıkla mücadele ediyorlardı. Hafız işte o zaman, tam da pazarda yük taşırken buldu onu. Camiye götürdü, Kuran okumasını öğretti. O zaman böyleydi. Onun sayesinde babasına karşı çıkabilmişti. İstanbul’a gidip, dini eğitimini almış, hatta alfabeyi öğrenerek, okur yazar olmuştu. Fakat nasıl olabiliyordu da Hafız aynı o zamanki gibi görünüyordu. Hem O ölmemiş miydi? Ona doğru yürüdü yavaş ve ürkekçe. Yaklaştıkça kokusunu da almaya başladı. Hep gül kokardı O, gül yağı kullanmaya ondan alışmıştı zaten. Hafıza doğru yürüdükçe, dikleşiyordu sanki koridor. Yürümek iyice zorlaştı. Duvarı tutmaya da çekiniyordu. Bir daha baktı duvara ürkerek, bronz, her yerinde çatlaklarla dolu aynada parıldayan ışık gözüne düştü. Sonra çatlaklardan birinde yansıyan bir tek göz gördü. Hiç yabancı değildi. Biraz daha dikkatle baktı, -aman Allah’ım bu nasıl olur, işte aynada bana bakan gençliğim. Yüzünü yokladı hemen. Gözlüğü, sakalları, alnındaki çizikler yoktu. Daha hızlı yürümeye, hatta koşmaya başladı. Evet, yokuştu ama koşuyordu Hafıza doğru. Neşe içinde, gençliğinin verdiği tüm kuvvetiyle koşuyordu. Nasıl olduğu umurunda bile değildi. Birden yavaşladı, ensesinde duyduğu sıcaklık, soluk soluğa onu yakalamıştı sanki. Bir el omuzuna yapıştı. Sırt üstü düşüverdi. Yine etraf soğumuş, Hafız’ın kokusu da gitmişti. Hissedebildiği tek koku, ahırda ineklerin altını temizlerken duyduğu kokuydu şimdi. Hep iğrenmişti bu kokudan. Sonra bir el daha tuttu omuzundan, sonra bir el daha. Kollarından, göğsünden her yerinden yedi çift el tutmuştu artık. Boğuluyordu. Görmüyordu ama bu eller babasına ve ağabeylerine aitti. Hafız’a duyurabilse sesini yine kurtarabilir miydi acaba onlardan? Avaz avaz bağırmaya çalıştı. Sesi çıkmıyordu. Nefes alamıyor, bağıramıyor çaresizce çırpınıyordu. Çok kısık bir inlemeydi ancak, çıkan ses. Kollarını kurtarmaya çalıştı. Sağ kolunu hızlıca çekti. O hızla sola doğru dönüverdi. İnleme sesi, dönmenin verdiği etki. Gözleri açılıverdi. Şimdi gözlerinin önünde perdesi hafif aralık kalmış pencere, ter içinde vücudunu yokluyordu. Uyanmıştı, yine seksen dokuz yaşındaydı. Gözlüğünü komedinin üzerinden alarak taktı. Her şey artık daha netti. Telefonunu aldı saate bakmak için, namaz vaktiydi artık. Zorla doğruldu, terliklerini giydi. Abdest almak için banyoya gitti. Her şey artık o kadar zordu ki. Dün sağ gözündeki sarı nokta yüzünden, şakağını çarpmıştı. Nasıl da acıyordu. Sadece o mu, iki gün önce de ayağını çarpmıştı. Her adımda bıçak gibi saplanıyordu. Odaya döndü, seccadeyi serdi. Namazını oturarak kılacaktı. Oturdu, gördüğü rüya geldi aklına, iki damla süzülüverdi yanağından.
Son zamanlarda iyice yorulmuştu. Dışarıya da pek çıkamıyordu. Elmacık kemikleri iyice öne çıkmış, gözleri çökmüştü artık. Bakınca kendi kaşlarını görüyordu. Hoş, sağ gözü onu da göremiyordu. Ayakları taşımıyor, kolları sürekli ağrıyordu. Eskiden hep çıkar, arkadaşlarıyla görüşür, parkta oturur ve sohbetlere katılırdı. Yakın zamanda görüştüğü birçok arkadaşı göçmüştü bu dünyadan. Hele en yakın arkadaşı, nasıl da etkiledi onu. Şimdi baktığında, arkadaşlarının kardeşleri ancak çevresindeydi. Geçenlerde park dönüşü tökezleyip düşünce, iyice kendini çekti. Evde oturuyor, vakit namazlar, yemek derken, biraz da televizyon seyrediyordu. Genelde televizyonun karşısında uykuya dalardı. Yatağa yatıp uykusu kaçarsa, o gece hiç geçmezdi. Yarın ne olacak ya da yarın sabah uyanabilecek miyim?
Bu yalnızlığı aslında kendi seçmişti. Ayrı olduğu karısı geldi aklına, belki bu kadar ters davranmamalıydı ona. Ama ne fark ederdi ki, ayrıydılar işte. Keşke düzeltseydim diyebilecek bir durum da yoktu artık. Çocuklarını bile tanımıyordu Kadın. Tanısa bile bu kadar nefret, bu kadar kavgadan sonra beraber, nasıl olabilirdi. Gerçi o da pek istemiyordu Kadın’ı. Evlenmeleri kararlaştırıldıktan sonra görmüştü ilk defa, güzeldi Kadın. Hakikaten çok güzeldi. Fakat hayata bakışları farklıydı. Aileye bakışları farklıydı. Anlaşamadılar olmadı. Ayrılmaksa mümkün değildi, çocuklar ne olacak, çevredekiler ne diyeceklerdi. Hep daha kötüye gitti böylece. Şimdi Kadın çocuklarda kalıyordu, ne olduğundan habersiz. Her gün daha kötüye gidiyordu. Alzheimer garip bir hastalıktır. Unutmaya başlarsınız. Beyniniz yavaş yavaş siler içindekileri. Kötü hatıralar gider önce, sonra iyileri de. Mutlu anılar, güzel günler. Yavaş yavaş çocuklarınızın ismini, hatta çocuklarınızı unutursunuz. Sonra kendinizi. Yemek yemeyi mesela. Bir zaman sonra hareket etmeyi de. Aslında fiziksel hiç bir eksiğiniz yokken, hareket edemezsiniz. Beyniniz komut vermeyi unutmuştur çünkü. Nefes almayı unutana dek sürer bu. Ölürsünüz anlayamadan. Yok olursunuz. Kadın hepsini unutmuştu artık. Sadece nefes almayı unutmadaydı sıra.
Öğlen olmuştu. Yemeğini ısıttı, masaya oturdu. Oğlu gelmişti geçen hafta. Daha önce komşular para karşılığı yemek yapıyorlardı. Başlangıçta herkes memnundu bu durumdan. Daha sonra, her sürekli yapılan şey gibi onlar da sanki iyilik yapıyormuşçasına değiştiler, surat asıyorlar, hatta bazen söyleniyorlardı. Oğluyla konuştu bunu, birlikte çıktılar yakındaki lokantayla konuştular. Şimdi her gün yemeği geliyor, bir de teşekkür ediyorlardı. Aklından geçirince tüm bunları, mutlu oldu. Her şeye rağmen, uzakta da olsalar çocuklar onu düşünüyor, mümkün olduğunca geliyorlardı yanına. Yemek de bitti. Namazını kılıp oturdu televizyonun karşısına.
Haberler, tartışma programı derken, sevdiği dizi başladı. Hayat ne kadar garipti. Kendi hayatında yarın ne olacak diye düşünemiyordu ama dizinin bir sonraki bölümünü tuhaf bir şekilde merak ediyordu. Herkes herkesin kuyusunu kazıyordu. Gençliğinde de öyle miydi acaba, yoksa her şey daha mı dürüsttü? Tüm bunlarla beraber, hafifçe içi geçmiş uyumak üzereydi. Telefonun sesiyle irkildi birden. Nereye koymuştu telefonu, telaşlandı ararken. Bu saatte kimse aramaz ki beni, birine bir şey mi oldu acaba? Kalbi hızlandı. Sonunda buldu telefonu titreyerek açtı. Kızıydı karşısındaki. Sesi titriyordu. Belli ki ağlamıştı uzun uzun. Kısaca her şeyi söyleyiverdi aslında. – Annem öldü.
Demek, nefes almayı da unutmuştu sonunda.
Evet, ayrıydılar, evet birbirlerini sevmezlerdi. Fakat çocuklarının annesiydi. Beraber aynı çocuklara, aynı geleceğe sahiptiler. Aynı yastığa baş koymuşlardı. Hem on yaş da gençti ondan. Hiçbir şey diyemedi, tamam demekten başka. Telefonu tutan eli düşüverdi ayaklarının yanına, telefon bile ağır gelmişti, bu ağır haberden sonra. Sabah olunca telefon bir daha çaldı. Açtı sesi zorlukla çıktı – Oğlum. Oğlu hazırlanmasını gelip onu alacağını söyledi telefonda. Cenaze kalkacaktı bu gün. Bir an düşündü, garip geldi. Toprağın altına konacaktı Kadın, ama onlar kaldırmaktan bahsediyordu. Kalktı giyinmeye başladı. Acaba oğlunun durumu nasıldı, kızı perişan olmuştur şimdi. Hazırdı artık, ayakkabısını giyip dışarıya çıktı. Evde beklemek zor gelmişti. Nefes alması için dışarı çıkmalıydı. Oğlu geldi, sarıldı oğluna, oğlu da ona. Ne zamandır böyle içten kimse sarılmamıştı. Gözlerinden damlalar dökülmeye başladı. Arabaya bindiler durmadan ağlıyordu. İnanılmaz geliyordu herkese, hiç kimse onu ağlarken görmemişti. Kadını aldılar. Yıkanması, hazırlanması sonra namaz ve mezarlıkta defin işleri. Hep oğlu ve kızının yanındaydı. Ellerinden tuttu, destek oldu. Belki 20 yıldır ilk defa yine güçlü babalarıydı onların. Bir taraftan üzülüyordu onlar için, Kadın için. Diğer taraftansa içinde mutlu bir çocuk vardı sanki. Ne kadar zaman geçmişti ki böyle, işe yarar hissetmeyeli.
Her şey bitmişti. Mezarlıktan çıktılar, kızın evinde okumaya gittiler. Okudukça düşündü, düşündükçe okudu. Etrafında bir sürü insan, en önemlisi kızı ve oğlu onu dinliyordu. Kadın evet kadın artık toprağın altındaydı.
Sonra tüm misafirler gitti. Onlar da kalktılar oğluyla beraber, kızla vedalaştılar. Yolda giderken hiç konuşmadılar. Adam’ın göğsüne bir tuğla oturuverdi. Nefes alamıyor, nefes veremiyordu sanki. Artık biliyordu, yine tek başına eve gidecek, yine tek başına kalacaktı. Yutkundu bir şeyler söylemek istedi, kelimeler kaçtı aklından, hiç sesi çıkamadı. Sadece derin bir nefes verebildi. – huuuuuu
Eve geldiler oğluyla vedalaştı. Sarıldılar yine, sanki son kez sarılırmış gibi. İşte yine evindeydi artık. Yine yalnız. Televizyonu açamadı. Namazlığı açtı üzerine oturdu. Toprağın nemini düşündü. Kadını düşündü, üşümeyeceğini bildiği halde, üşüyüp üşümediğini düşündü. Hep korkmuştu ama ilk defa bu kadar yakından hissetti ölümü. Kimin yazdığını hatırlamadığı bir şiir geldi aklına,
Zaman neler gösterir bize,
Gördüklerimiz bırakır, yüzümüze izlerini.
Rüzgarlar, yağmur, kar…
Ama en çok da yaşanmışlıklar.
Gözlerimiz akıp gider hatıralara,
Artık geride kalan anılardır.
Güzel, neşeli, zor, kızgın, hüzünlü, mutlu
Tüm duygular birlikte.
Önemlisi hepsi gelecekten umutlu,
Sahi nereye akıp gitti o günler,
Umut bitti, gelecek tükendi.
Dalıp gider gözler.
Yaşadıklarımızı yaşadık,
Biliriz ki kalan günler getirecek bizlere,
Zamanın sonunu.
ÇETİN ZOR

